Büyük İslam Alİmlerİ ve EHL-İ SÜNNET KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ - II -

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi

1813 tarihinde Gümüşhane’de doğdu. 10 yaşında Trabzon’a gelerek alimlerden ders almaya başladı. Ağabeyinin askere gitmesi sebebiyle bir süre babası ile birlikte ticaretle uğraştı. Ailesinin muhalefetine rağmen 1831 yılında İstanbul’a yerleşerek tahsiline orada devam etti. Devrin birçok ileri geleni onun sohbetlerinden etkilenerek yaşantısını değiştirdi. Bu ileri gelenler arasında Sultan II. Abdulhamid Han da vardı.

Ömrünün 28 senesini kitap çalışmalarına ayıran Gümüşhanevi, 16 yıl bizzat tebliğ faaliyetinde bulunmuştur. Sayıları bir milyonu aşan talebelerinin atıl duran servetlerini bir araya getirerek ortak bir "yardımlaşma ve yatırım fonu"kurdurmuştur. Bu yatırımlar sayesinde bir matbaa, yayınevi, içinde 18.000 kitabın bulunduğu 4 ayrı kütüphane ve çeşitli vakıflar kurdurmuştur.

Sünnet-i Seniyye’ye büyük önem verdiği bilinen Gümüşhanevi Hazretleri sürekli olarak talebelerine hadis konusunda dersler vermiştir.

Gümüşhanevi Hazretleri döneminin en önde gelen İslam alimi olarak kabul görmüştür. Ülke çapında kütüphaneler kurdurarak ve eğitim faaliyetine bizzat kendisi katılarak müslümanların ilerleyebilmesi için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında cephede savaşmış ve askerimize moral desteği vermiştir

1880 yılında Mısır seyahati dönüşünde Gümüşhanevi dergahını Halifesi Hasan Hilmi Efendi’ye bırakarak sadece cuma sohbetlerinde bulunmuştur. 13 Mayıs 1893 yılında yaz aylarını çadır kurarak geçirdiği Beykoz’daki Yuşa tepesinde vefat etmiştir.

Hoca Efendi’nin eserlerinden bazıları:

Cami’ul Usul, Tasavvuf, özellikle Nakşibendi tarikatının inceliklerinin anlatıldığı bir kitaptır. İçerisinde Ehl-i Sünnet’e uygun bütün tasavvuf akımlarının itibar ettiği kitaplardan derlemeler bulunmaktadır.

Ruhu’l-arifin, Tasavvuf içerisindeki makamlar anlatılmıştır.

Mecmu’atü’l-ahzab, Tasavvuf ehl-i’nin günlük ibadetlerinin anlatıldığı bir kitaptır.

Kitabü’l-arifin fi esrar-ı esmai’l-erbain, bu kitapta dua konusu anlatılmıştır.

Mektup, Tarikata girmeden evvel geçirilen on devrenin anlatıldığı makamlar bu kitapta açıklanmıştır.

Gümüşhanevi Hazretleri’ne göre sapkın mezhepler;

1) Kaderiye mezhebi; Bunlara göre şer Allah’ın takdiri değildir ve herkes yaptığının failidir,
2) Keysaniye mezhebi; Allah hakkında pişmanlık ve yanılma caizdir derler.
3) Rafiziler; ölüler tekrar dünyaya dönerler. Ruhlar bir cesetten diğerine geçmek suretiyle ebedileşir. Allah’ın ruhu 12 imama girer derler. 12 imamın ilah olduğunu iddia ederler. Cebrail vahyi Hz. Ali’ye getireceğine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirmiştir, derler.
4) Hariciler; Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Ayşe ve kendilerinin dışında tüm Müslümanları kafir ilan etmişlerdir.
5) Yezidiler; Acem diyarından gelecek olan bir peygamberin, Hz. Muhammed’in ümmetini ortadan kaldıracağını beklerler
6) Neccariye mezhebi; Allah’ın sıfatlarının bazılarını inkar ederler. Kuran konusunda sapkın görüşleri vardır.
7) Şeytaniyye mezhebi; Allah sadece murad ve tadir ettiği zaman bilir.
8) Mutezile içerisinden bir grup; Allah hakkında iftiralar düzerler.
9) Cebriye mezhebi; kulun kudreti, kazanması ve tesiri yoktur. Kul sadece cansız bir varlık gibidir.
10) Mürci’e mezhebi; Mümin ve kafirleri Allah’a bırakırız. Mümin cennetlik kafir cehennemlik diyemeyiz. Bunlardan bazıları da iyi amellerimiz makbul kılınmış, kötü amellerimiz ise affedilmiştir. Ameller farz değil fazilettir. Yapanlar için iyidir, yapmayanlar için bir sorumluluk yoktur.
11) Rafıziler; Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e küfreder ve lanetlerler.
12) Mücessime mezhebi; Allah’ın hususi mekanı vardır, o da arştır derler.

Bediüzzaman Said Nursi

1873 Yılında Bitlis’in Hizan kasabasının Nurs köyünde dünyaya gelir. 9 yaşında dini eğitime başlamasına rağmen mizacı sebebiyle medrese eğitimine alışamayarak ayrılır. 12 yaşında Hz. Muhammed (s.a.v.)’in rüyasında ona bazı tavsiyelerde bulunması üzerine tahsil hayatına devam eder. 21 yaşında Doğu illerinde adını duyurur ve kendisine Bediüzzaman (çağın güzelliği) ismi layık görülür.

Hayatındaki en büyük ideallerinden birisi Van’da açılmasını istediği Medresetü-z Zehra Üniversitesi’ydi. 1907 yılında İstanbul’a gelerek Sultan II. Abdulhamid’e projesini anlatır fakat kendisini ikna edemez. Bunun üzerine Fatih’teki Şekerci Han’da bir oda tutarak buraya yerleşir.

31 Mart olayları ile bağlantısı olmadığı halde olaylar sırasında tutuklanır ve mahkemede beraat eder. 31 Mart olaylarından sonra İstanbul’dan ayrılarak, Van, Tiflis, Şam, Beyrut, İzmir’de çalışmalarına devam eder.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Teşkilat-ı Mahsusa’da görev alır. 1916 yılında milis komutanı olarak Pasinler'de savaşır ve esir düşer. Bolşevik Devrimi sırasındaki kargaşa döneminden istifade ederek kaçar ve büyük zorluklarla İstanbul’a gelmeyi başarır.

Said Nursi’nin hayatı, aslında kendisine destek vermediği Şeyh Said isyanı ile değişti. Said Nursi isyana niçin destek vermediğini şöyle anlatıyor: "Türk milleti asırlardan beri İslamın bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler ve şehidler yetiştirmiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu Şer’an caiz değildir. Kılıç harici düşmana çekilir, dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kuran ve iman hakikatleriyle tenvir (nurlanma) ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz, zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce masum erkek ve kadın telef olabilir.”

Herşeye rağmen yörenin birçok önde geleni ile birlikte Bediüzzaman hakkında da soruşturma açılarak İstanbul’a getirildi. Oradan Eğridir ilçesinin Barla köyüne sürgün edildi. Bu köyde Kuran’ı tefsir ettiği Risale-i Nur Külliyatı’nın dörte üçünü kaleme aldı.

Talebelerinin sayısının artmasıyla birlikte Eskişehir’e gönderilerek Bediüzzaman’ın yargılanmasına orada devam edildi. Burada 11 ay hapse mahkum oldu. Üzerindeki baskılarda artmaya başladı. 1934 yılında Barla’dan Isparta’ya nakledildi. Oradan 120 arkadaşıyla cezasını tamamladıktan sonra Kastamonu’ya sürgün edildi.

1943 yılında yeniden tutuklanarak Ankara’ya gönderildi. Ardından Isparta ve Denizli’de hakkında soruşturmalar açıldı. 126 arkadaşıyla birlikte dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra hakkında açılan soruşturmaların hepsinden beraat etti. Hakkındaki beraat kararlarına rağmen baskılar bir türlü bitmedi. Afyon’da sonuçlanan 20 aylık mahkumiyet kararı üst mahkeme tarafından bozuldu.

14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ile birlikte Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri rahat bir nefes alma imkanı buldular. 1951 yılında bir dergide yayınlanan yazısı üzerine hakkında dava açılınca 27 sene uzak kaldığı İstanbul’a gelme imkanı buldu. Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişi ve her mahkemesi gövde gösterisi haline dönüştü ve mahkemeden beraat etti.

1956 yılında Risale-i Nur külliyatında suç unsuru bulunamadığı için yayınlanmasına izin verildi. Ömrünün son günlerinde bütün yurdu dolaşan Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul’dan Urfa’ya yaptığı uzun yoculuktan sonra 1960 yılında vefat etti. 27 Mayıs Darbesi’nin hemen ardından cenazesi Urfa’dan alınarak uçakla Isparta’ya getirilerek bilinmeyen bir yere defnedildi.

Eserleri:
- Sözler
- Mektubat
- Lem’alar
- Şualar
- Mesnevi-i Nuriye
- Asa-yı Musa
- Kastamonu Lahikası
- Barla Lahikası
- Emirdağ Lahikası
- İşaretü’l İcaz
- Sikke-i Tasdik-i Gaybi
- Hutbe-i Şamiye
- Münazarat
- İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi

Eserlerinden bazı alıntılar:

"Sünnet-i seniyyeye tabi olmak mutlaka çok kıymetlidir. Özellikle bid’atların çoğaldığı zamanda sünnete tabi olmak çok kıymetlidir. Özellikle ümmetin fesadı zamanında sünnet-i seniyyenin adabına uymak mühim bir takvayı ve kuvvetli bir imanı oluşturuyor." (Lemalar, s. 48)

"Sünnetleri sanki gökten sarkan ve uzanan ipler gibi gördüm ki onlara yapışan yükselir ve saadete kavuşur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile göğe çıkmak ahmaklığında bulunan firavun gibi bir firavun olur." (Mesnevi-i Nuriye, s. 72)

"Yaratıcımız bize en büyük öğretmen ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Hz Muhammed’i tayin etmiştir. Ve son elçi olarak göndermiştir." (Asa-yı Musa, s. 34)

"Hz. Muhammed’in özelliği, İslam aleminin büyük ağacının kaynağı, çekirdeği, hayatı, medarıdır." (Lemalar, s. 311)

"Velayet yolları içinde en güzeli, en doğru yolu, en parlağı, en zengini, sünnet-i senniyeye tabi olmaktır." (Mektubat, s. 495)

İslam dini için dışarıdan gelen zararlı akımlar ne kadar tehlikeli ise kendi bünyesinden gelen sapkın ve zararlı akımlar o derece tehlikelidir. Bediüzzaman Said Nursi işte bu içeriden gelen tehlikelere şöyle işaret etmiştir:

"Bana ızdırap veren, yalnız İslamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlikeler içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım cemiyetin bünyesi buna dayanmaz; çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bundan bin kat meşakkate maruz kalsam da, iman kalesinin istikbali selamette olsa...”

Süleyman Hilmi Tunahan

Süleyman Hilmi Tunahan, 1888 yılında Silistire’de dünyaya geldi. İstanbul medreselerinde dönemin en ünlü hocalarından eğitim alarak üstün derecelerle mezun oldu. 1924’te medreselerin kapatılmasıyla ticarete atıldı. 1930 yılından itibaren diyanetin kadrosundan Sultanahmet, Yenicami, Şehzadebaşı, Kasımpaşa camilerinde vaizlik yaptı. Dine karşı katı tutum içerisinde olan hükümet, Süleyman Efendiye baskı uygulamaya başladılar. Evi, yakınları ve çevresindeki insanlar bu baskıdan nasibini aldılar. Hakkında üç defa soruşturma açılır, bunların hepsinden beraat eder. Son tutuklanması dönemin içişleri bakanı Namık Gedik tarafından 1957 yılında gerçekleşir. Süleyman Efendi ve damadı Kemal Kaçar bayılana kadar süren işkenceler sonucunda çıkarıldıkları mahkemede beraat ederler.

Hayatı boyunca hakkında üç defa soruşturma açıldı ve beraat etti. Kuran’ın unutulmaya başladığı bir dönemde kendisini gençlerin dini eğitimine adamıştır. İki milyondan fazla baskı yapmış yepyeni usul ve tertiplerle Kuran harf ve hareketleri kitabının Hoca Efendi’nin tek eseri olması kendisinin ne kadar Kuran öğrenimine önem verdiğinin en belirgin göstergesidir.
Talebelerine devamlı olarak Kuran ve Peygamberimiz (sav)’in çizgisinden ayrılmamalarını ve gençleri bu çizginin dışındaki sapkın akımlardan korumalarını tavsiye eden Süleyman Hilmi Tunahan, 1959 yılında şeker hastalığından vefat etti. Fatih camiine defnedilmek istenen cenazesi, İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emriyle talebelerinin elinden alınarak Karacaahmed mezarlığına defnedildi.

Kendisi hayatta iken onunla başedemeyen bazı çevreler ölümünden sonra onu ve talebelerini yıpratmaya çalışmışlardır. Bu iftiralardan birincisi Hoca Efendi’nin yeni bir mezhep kurduğu iddiasıdır. Süleyman Efendi’nin yakınları tarafından yapılan açıklamalarda bu iddialar yalanlanmıştır. Hoca Efendi ve talebeleri, itikatta İmam Maturidi Hazretlerine, amelde ise İmam Hanefi’ye bağlıdır. Ayrıca Hoca Efendi iddia edildiği gibi yeni bir tarikat kurmamıştır. Süleymancılık adı altında bir tarikat yoktur. Süleyman Efendi İmam Rabbani Hazretlerinin çizdiği tasavvuf çizgisi içerisindedir.

Damadı ve talebesi Kemal Kaçar Süleyman Efendi’nin üstün şahsiyetini şöyle anlatıyor:

"Süleyman Efendi’nin batın ilminde, yani tasavvuftaki manevi cephesi, şüphesiz ehline malumdur. Zahiri akıl ve zeka ile mümkün olmaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı münkir olmaz da yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı halde, o zat ilahi irade ile kendisini ona bildirmezse dünyalar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdar olamaz. Bizim ise kendisinin manevi cephesi üzerinde zerrece tereddütümüz yoktur. Biz bu noktayı ülme’l yakin değil hakke’l yakin bi’l fiil yaşamış olarak biliyoruz." (Hızır Yılmaz, Süleymancılık Hakkında Bir İnceleme, s. 11)

Seyyid Abdülhakim Arvasi

1865 yılında Van’ın Başkale ilçesinde dünyaya geldi. Babası Mustafa Efendi kendisini İslami eğitime adamış bir tasavvuf adamıdır. Abdulhakim Arvasi Efendi, Rüşdiye tahsilinden sonra Irak’ın çeşitli bölgelerinde tefsir, hadis, fıkıh, kelam eğitimi gördü.

14 yaşına geldiğinde Fehim Efendi’den tasavvuf eğitimi almaya başlar ve O’na intisab eder. Belli bir olgunluğa eriştikten sonra 20 yaşında memleketine geri döner. Burada bütün varını yoğunu bir medrese ve bir kütüphane yapımına harcar. Burada talebelerinin her türlü ihtiyacını ücretsiz olarak karşılar. Fakat Abdulhakim Hazretlerinin kurduğu medrese Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni ve Rus birlikler tarafından yağmalanır. Ermeni tehditlerine karşı Van’dan hicret etmek zorunda kalır. Ancak beraber hicret ettiği 150 yakınından sadece 29’u sağ olarak İstanbul’a ulaşabilmiştir.

Abdulhakim Efendi 1919 yılında kendisi ve yakınları için tahsis edilen İstanbul, Eyüp’te bir medreseye yerleşir. Yine bu dönemde Süleymaniye medresesinde tasavvuf hocalığına başlar. Ancak bu dönem Hoca Efendi için pek uzun sürmez. 1924-25 yıllarında tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Abdülhakim Efendinin görevine son verilir.

1930 yılında Menemen olaylarından sonra tutuklanır ve beraat eder. Ardından Beyoğlu Ağa camii ve Beyazıd camiinde vaaz vermeye başlar. Ömrünün son yıllarında çeşitli tutuklama ve sürgünlere maruz kalır. Yine bu yıllarda İslam şairi Necip Fazıl Kısakürek’in hidayetine vesile olur.

1943 yılında Ankara’da vefat eder. Cenazesinin defin işlemlerinde dönemin Ankara Belediyesi’nin sorun çıkarması üzerine, gizlice şehir dışına çıkarılarak Ankara yakınlarındaki Bağlum köyüne defnedilir. Hoca Efendi’nin cenazesi de yaşantısı gibi sade ve mütevazi olmuştur.

Abdülhakim Efendi ardında Er-Riyazü’t-Tasavvufiyye ve Rabıta-i Şerife adlı iki eser bırakmıştır. Bunun dışında mektupla verdiği cevaplar ve sohbetlerinden derlenen fikirleri de yayınlanmıştır.

Mahmud Sami Ramazanoğlu

Erenköy Cemaati’nin şeyhi olarak bilinen M. Sami Ramazanoğlu 1892 yılında Adana’da dünyaya geldi. Daru’l Fünun Hukuk Mektebini birincilikle bitirdikten sonra tasavvuf üzerine yoğunlaştı. Bir süre camilerde vaazlar verdi ve ticaretle ilgilendi. Bir süre Şam’da ikamet ettikten sonra faaliyetlerini İstanbul Erenköy’deki Zihni Paşa camiinde devam etti. Burada yoğun bir irşad faaliyetinde bulunan Sami Ramazanoğlu 1979 yılında Suudi Arabistan’a hicret etti. Yaşamını insanlara İslam dinini tebliğ etmeye vakfeden Sami Efendi ömrünün kalan kısmını geçirdiği Suudi Arabistan’da vefat etti.

Sağlam temellere dayanan Erenköy cemaatinde Sami Efendi’nin uyguladığı irşad faaliyeti aynı şekilde devam etmektedir.

Mehmet Zahid Kotku

Mehmet Zahid Efendi 1897’de Bursa’da doğdu. Ailesi Kafkas kökenlidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında 18 yaşında olan Kotku askere alındı. Üç yıl cephede üç yıl İstanbul’da geri hizmette olmak üzere toplam altı yıl orduya hizmet etti. Ordudaki görevinden sonra Gümüşhane Tekkesine giderek 27 yaşında icazet aldı. Tekkelerin kapatılmasından sonra evlendi ve Bursa’da imamlık görevine başladı. Son görev yeri olan Fatih’deki İskenderpaşa camiinde 22 sene boyunca talebe yetiştirdi. 1980 yılında vefat etti. Cenaze namazı İstanbul Süleymaniye camiinde Anadolu’nun en uzak şehirlerinden ve Avrupa’dan gelenlerle birlikte muazzam bir kalabalık tarafından kılındı.

İrşad çalışmaları yıllarca süren Mehmet Zahid Efendi’nin cemaatinin sayısı vefatından sonra da artmaya devam etti. En uzak illerde hatta Türkiye’nin dışında da kendisini seven bir kitle oluştu.

Mehmet Zahid Kotku’nun camiden yaptığı hizmetlerin ağırlığını sohbetleri oluşturmaktaydı. İlmihal bilgilerin yanısıra Müslümanları ilgilendiren gündelik konularda talebelerini aydınlatırdı. Cami hutbelerinde vermiş olduğu vaazlar, yazdığı kitaplar ve yapmış olduğu sohbetlerle Türk gençliğinin mukaddesatçı yetişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kendisine gösterilen büyük ilginin temel sebebinin ilminden istifade olmasının yanısıra hoşgörülü ve tevazulu bir insan olmasının büyük etkisi vardır.

Hoca Efendi, müslüman ülkelerin en önemli meselelerinden biri olan sanayi geri kalmışlığının çözülebilmesi için büyük çaba sarfetmiştir. Gümüş motor fabrikasının kurulmasına öncü olmuş ancak bu teşebbüs tecrübe ve teknik yetersizler sonucu başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Mehmed Zahid Kotku’nun bir sözü şöyledir:

Bütün işlerde sünnet-i senniyyeye son derece riayetkar olmalı. Zaruret olmadıkça sünnetlerden hiçbirisi terkedilmemelidir. Gerek yemekte, gerek giyimde, gerekse görüşüp konuşmalarda ve bahusus namazlardaki sünnetlere ve abdestteki taharetteki sünnetlere birde adab-ı muaşerete çok dikkat etmeliyiz. (Tevbe adlı eserinden)

Necip Fazıl Kısakürek

Ömrünün son yıllarında sıkıntılı bir hayat geçiren büyük düşünür Necip Fazıl Kısakürek, 1904 yılında Kahramanmaraşlı köklü bir ailenin çocuğu olarak İstanbul Çemberlitaş’ta dünyaya geldi. 1912’de Gedikpaşa’da bir Fransız okuluna yazıldı. Sonra yine aynı semtte bulunan Amerikan Koleji’ni bitirdi. Annesinin hastalığı sebebiyle taşındıkları Heybeliada’daki Bahriye Mektebine girdi. 1917 yılında Darülfünun’da Felsefe eğitimine başladı. 1924 yılında Maarif Vekaleti sırasında Paris, Sorbon Üniversitesi’ne gönderildi ve bir yıl sonra eğitimini yarıda bırakarak geri döndü.

Mizacı O’nun bir işte sürekli olarak çalışmasını engelliyordu. Bu yüzden Paris dönüşü başladığı bankacılık görevinden 1938 yılında ayrıldı. 1941 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ve Robert Kolej’de hocalık yaptı. Yine bu tarihlerde yazar ve şair olarak Babıali’de görev almaya başladı.

İslamın özünü anlaması yine bu yıllara rastlamaktadır. Büyük Doğu Hareketi adı ile başlattığı hareket kısa süre içerisinde din düşmanlarının korkulu rüyası haline geldi. 1943-1972 yılları arasında Anadolu’nun bütün illerini karış karış gezerek konferanslar verdi. Hakkında sekiz dava açıldı. Bu davalar sonucunda üç yıl altı ay cezaevinde kaldı. Kendisine yapılan bütün haksızlara rağmen 1984 yılında vefat edene kadar mücadelesine devam etti.

Mücadelesi sadece din düşmanları ile olmamış, din adına ortaya çıkarak dine isteyerek yada istemeyerek büyük zararlar veren sapkın akımlarla da mücadele etmiştir. "Doğru Yolun Sapık Kolları"adındaki kitabı bir çok insanı bu sapkın akımların etkisinden kurtarmıştır.

Necip Fazıl, bu önemli eserinde Batınilerden Vehabilere kadar bütün sapkın fırkaların görüşlerini anlatmış ve doğru yol olarak Resulullah’ın ve sahabenin yolu olan "Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat”i göstermiştir.

Necip Fazıl Kısakürek’in bazı sözleri şöyledir:

"Sapık kolların yelpazevari açıldığı, modalaştığı ve bir cümbüş havası içerisinde tepindiği ikinci ve üçüncü hicri asırlar, sünnet ve cemaat ehl-i caddesinde yolun bütün ölçülerini abideleştiren iki zafer takına şahid oldu.

İslami itikad esaslarıyle beraber iş ve amel kanunlarını istikametlendiren dört geçitli bir tak ile, doğrudan doğruya iman ve itikat yönlerini perçinleyen iki geçitli başka bir tak... Biri iş ve amelde diğeri iman ve itikatta...

İş ve amelde: İmam Malik, İmam Azam, İmam Şafii, İmam Ahmed Bin Hanbel;

İman ve itikatta: İmam Maturidi, İmam Eş’ari.

Bunlar doğru yolun hudut bekçisi karakollarını temsil ve sünnet ve cemaat ehl-i zabıtasını teşkil ederler.
Kitap, Kuran, sünnet, Allah’ın Resulü’nün her sözü, her emri, her hareketi... İcma ümmetin, yani ümmetlik vasfına en layık ve en üstün derece sahabilerin, üzerinde birleştikleri toplu hükümler... Kıyas belli başlı din alimlerinin nisbet yoluyla buluşları...
Dereceler yukarıya doğru birbirinde erir ve nihayet tek mutlakta toplanır. Allah’ın kitabında ve yanıbaşında Peygamberin sünneti...
İşte sünnet ve cemaat ehl-inin yolu, bu kahramanların binbir fesad çizgisi arasında düpedüz meydana çıkardığı caddedir. Bu caddede hem itikat, hem amel, dört geçitli zafer takını yükseltenler, kendilerinden sonra itikat mimarlarının da çekirdeğini getirmiş olarak dış cephenin en büyük mühendisleri..." (Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları: Arınma Çağında İslam, s. 95)